• info@hemenyaninda.com
  • 0552 606 25 14
TAKİBE AL FAVORİLERE EKLE
13 ZİYARETÇİ
  • YETKİLİ KİŞİ: Belediye Başkanı Sırrı Söylemez ve Tuba Sayılğan
  • ADRES: Minare Mah. Muş Cad., 49100 MUŞ/MERKEZ
  • TELEFON: 0436 212 12 81
  • SOSYAL MEDYA:
SERVİS YERLERİ MUŞ

FİRMA HAKKINDA

Muş Belediyesi

Belediye Başkanı : Sırrı Söylemez ve Tuba Sayılğan

Telefon : 0436 212 12 81

Telefon : 0436 212 10 99

E-mail : info@mus.bel.tr  & musbelediyebaskanligi@gmail.com

BEYAZ MASA : 153

Muş

İlimiz Tarihçesi

İLK ÇAĞDA
Muş’un  ilk çağ tarihi Urartu’larla başlar, ne var ki Muş’un dahil olduğu Doğu  Anadolu’nun yüksek düzlüklerindeki M.Ö. II.bin’e ait yerleşmeleri, henüz  yeterince gün ışığına çıkarılamadığından, Urartu’ların atalarının kimler olduğu  kesin olarak bilinmemektedir.
Doğu  Anadolu’nun bilinmeyenlerle dolu karanlık tarihi dönemleri, Asur kaynakları ve  kitabeleriyle bir ölçüde aydınlanmıştır. İlk çiviyazılı kaynaklar Asur Kralı 1.  Salmanassar (M.Ö.1274-1245) dönemine aittir. Asur kaynaklarına göre Doğu  Anadolu’nun dağlık yörelerinde Nairi Konfederasyonu adı altında birbirinden  bağımsız küçük beylikler vardı. Asurluların baskısı altında yaşayan bu  beylikler 1. Salmanassardan önceki Asur kralının ölümünü fırsat bilerek ayaklandılar.  1. Salmanassar bu başkaldırıyı bastırmak amacıyla Urartu topraklarına girdi.  Asur’luların Urartu-Nairi ayaklanmalarına karşı giriştiği saldırılar  aralıklarla 400 yıl kadar sürdü.
Urartu’ların tarih sahnesine  çıkışları M.Ö. XIII. YY’a rastlamakla birlikte devlet olarak teşkilatlanmaları  MÖ. IX. YY.’dadır. Önceleri dağınık  bir  konfederasyon durumunda  olan Urartu’lar  Asur Kralı III. Salmanassar’ın çağdaşı olan ilk Urartu Kralı Aramu (MÖ.850-840)  dan sonra birleşik bir krallık durumuna geldiler.
Urartu devletinin gerçek kurucusu Aramu’dan sonra kral  olan I. Sarduri (MÖ.840-830) dir. Kral İşpuini dönemi (MÖ.830-810) Urartuların  büyük bayındırlık işlerine giriştikleri, Menuas dönemi (MÖ. 810-786) Urartu  devletinin Ön Asya’nın en güçlü devleti durumuna geldiği ve devletin egemenlik  alanının genişlediği dönemdir. MÖ. VIII. YY. ortalarında, Urartu Devletinin  egemenliği tüm Doğu Anadolu Bölgesine yayıldı. 1. Argişti (MÖ. 786-764) den  sonra yerine geçen oğlu II. Sarduri’nin dönemi (MÖ. 764-735) Urartu Devletinin  zirvesi sayılmaktadır. Muş Varto’ nun Kayalıdere mevkiinde 1965’te yapılan  kazılarda ortaya çıkarılan Urartu kalesi bu Kralın dönemine aittir.
Urartu  Devletinin  bundan sonraki tarihi  Asurlular, Kimmerler ve İskitlerin bitmez tükenmez saldırılarıyla sürdü, Urartu  Devleti, MÖ. 585’te İskid akınları sonunda yıkıldı.
Muş’un  Urartu Devleti için önemi krallığın batı yolunun önemli bir merkezi durumunda olmasından  geliyordu. Başkent Tuşpa’dan batıya giden yol Malazgirt Ovasını geçtikten sonra  Murat Irmağı vadisi boyunca Varto’nun güneyinden Muş Ovasına varıyor. Buradan  batıya yöneliyor, Bingöl üstünden Elazığ-Malatya yolu ile de Orta Anadolu ve  Kuzey Suriye’ye uzanıyordu.
Muş’un  ilk çağ tarihinde Urartular’ı Medler takip etti. Günümüz İran Azerbaycan’ında  yaşamakta olan Medler, Asur Devleti’ni ortadan kaldırdıktan (MÖ 609) sonra Muş  Ovası’na yöneldiler. Medler, Kimmer-İskit saldırılarından yorgun düşen Urartu  Devleti’ni, tarih sahnesinden silmekte zorlukla karşılaşmadılar. Ne var ki,  Medler’in Doğu Anadolu’daki hâkimiyetleri fazla uzun sürmedi. Persler, Med  ordusunu yenerek (M.Ö. 550) bu devleti ortadan kaldırdılar.
Persler’in Doğu Anadolu’daki hâkimiyetleri yaklaşık 200 yüzyıl kadar sürdü. Persler,  I.Dareios zamanında güçlerinin zirvesine çıktılar. Muş ve çevresi Pers hâkimiyetinde  Babil Büyük Satraplığı içinde yer aldı Pers döneminin en önemli gelişmesi,  İmparator II. Artakserkses’e karşı baş kaldıran küçük kardeşi Kiros’un, savaşı  kaybetmesi ve “Onbinler” diye anılan yenik ordusuyla ünlü Anabasis yürüyüşünü  gerçekleştirmesidir. (MÖ 401) “Onbinler” Aras ve Kelkit vadilerine doğru  çekilirken Bingöl ile Muş arasındaki alanları geçmişlerdir. Bu ordunun  çekilişini yöneten Yunanlı komutan ve tarihçi Ksenofon, Muş ve çevre  yaylalarında yaşayan halkın oymak hayatı sürdürdüğünü, ordusuna buğday, arpa,  sebze, et ve binek atı sağladığını anlatır.
Muş ve  çevresi, uzun yüzyıllar Romalıların, Partların ve Ermeni derebeylerinin hâkimiyet  mücadelelerine sahne oldu. Doğu Anadolu’nun bu bölgesi adı geçen devletler arasında  sık sık el değiştirmesine rağmen, bu mücadelelerden üstün çıkan taraf Partlar  oldu, Roma İmparatorluğu’nun üstünlüğü hiçbir zaman kalıcı olmadı. Partlar’la, Romalılar  arasındaki bitmez tükenmez savaşların sonuncusu 215-216’da gerçekleşti. Roma  İmparatoru Macrinus, Nisibis, (bugünkü Nusaybin)’i bırakarak geri çekilince,  Güney Doğu Anadolu’dan Fırat’ın batısına kadar olan Roma hakimiyeti sona erdi  (217).
Part  ve Pers kökenli Sasani hanedanından gelen I.Ardeşir’in İran’da kurduğu Sasaniler  Devleti (MS 226), Doğu Anadolu’nun tarihinde yeni bir güç olarak ortaya çıktı.  Sasaniler, çok kısa bir süre içinde hâkimiyet alanlarını genişleterek Roma  İmparatorluğunun en büyük rakipleri oldular. Geçmiş Yüzyıllardaki Roma Part mücadeleleri  yerini artık Roma-Sasani mücadelelerine bırakmıştı.
Sasani’lerin  hâkimiyeti yaklaşık 400 yıl sürdü. Roma İmparatorluğu’nun ikiye ayrılmasıyla  ilkçağ sona erdiğinde Doğu Anadolu, bu kez uzun yıllar sürecek Bizans-Sasani  mücadelelerine sahne olacaktı.
ORTA ÇAĞDA MUŞ
Muş ve çevresindeki Sasani hâkimiyeti İmparator Heraklios döneminde Bizans Ordularının  Sasani kralı Şahbaraz’ı yenmesiyle sona erdi. Bu arada, VII. yy başında gelişen  Arap akınları sırasında Arap komutanlarından Saad ibn Vakkas, Sasani ordusunu bozguna  uğratınca (637), Sasani devleti de çöktü. Araplar Muş’un güneyine kadar  gelmelerine rağmen Muş ve çevresine Bizans ordusu sahip çıktı.
Muş ve  çevresi Arap akınları döneminden başlayarak Türklerin Bizans ordusunu  Malazgirt’te bozguna uğratmasına kadar (1071) Bizans hâkimiyetinde, Taron  (Taran) Theması idari bölgesinde yer aldı.  Bölge bütün ortaçağ boyunca bu adla anıldı. Müslüman Arap ordularının  Anadolu’ya akınları 640’da başladı. Halife Ömer devrinin sonlarına doğru 641’de  İyaz bin Ganın komutasında Bir Arap ordusu Bitlis, Ahlat ve Muş’u aldı. Habib  bin Mesleme ve Salman bin Rabia bu bölgeye ikinci bir sefer düzenlediler. (642)  Ahlat ve çevresindeki beyleri idareleri altına aldılar. Ne var ki Arap  Müslümanlarının hakimiyeti sürekli olmadı sık sık kesintiye uğradı.
Muş,  Bitlis ve çevresi, Muaviye zamanında bir ara Bizans hâkimiyetine geçtiyse de  Emevi’ler yöreyi yeniden denetimleri altına almakta gecikmediler. Halife Abdulmelik zamanında Muhammet bin Mervan, Muş ve çevresini Diyarbakır Amirliğine bu amirliği de El Cezire Genel Valiliğine bağladı.
Muş ve  çevresi Emevi’lerden sonra Halifeliği ellerine geçiren Abbasilerin ilk  yıllarında Avasım Bölgesi sınırları içinde yer aldı. Sonraki yıllarda  Abbasilerin yöredeki hâkimiyetleri zayıflayınca Muş ve çevresi Bagradiler den  Bagrad adlı prensin yönetim merkezi oldu. Bagrad’ın Bağdat’a gönderilmesi  üzerine bu prensin yönetiminden hoşnut olmayan Muş’lular ayaklandılar.  Ayaklanma sırasında Vali Yusuf Bin Abi Said Al-Marvazi öldürüldü. Bu olaydan  sonra Muş Bagrat Krallığına bağlandı. X.yy’ın ikinci yarısı ile XI.yy’ın ilk  yarısında Muş, Ahlat ve çevresi doğuya doğru genişlemek isteyen Bizans  İmparatorluğu ile Doğu Anadolu’ ya hakim olan Abbasiler arasında sık sık el  değiştirdi.
Selçuklular  Dandanakan Savaşında (1040) Gaznelileri yenip bir devlet olarak tarih sahnesine  çıkınca Tuğrul Bey’in sultanlığı devrinde Abbasiler Selçukluların koruması  altına girdiler. Tuğrul Bey Selçukluların Doğu Anadolu’ya düzenledikleri  seferlerden birinde Malazgirt’i kuşattı (1054) Bu seferle birlikte Selçuklularla  Bizanslılar arasında Doğu Anadolu’daki hakimiyet mücadelesi başlamış oluyordu.
Sultan  Tuğrul Bey’in ölümünden sonra Selçukluların başına geçen Sultan Alparslan  Malazgirt Kalesini ele geçirip, Suriye’ye yönelince Bizanslılar Selçuklu  Türk’lerini kesin yenilgiye uğratmak için İmparator Diogenes komutasında büyük  bir orduyla Doğu Anadolu’ya bir sefer düzenlediler. Bizans Ordusu Malazgirt’i  kuşatıp, ele geçirdi ve kaledeki bütün Müslümanları kılıçtan geçirdi. Bizans  ordusunun Doğuya yöneldiğini haber alan Sultan Alparslan Güneye seferinden vaz  geçti. Hızla Anadolu’ya yöneldi. Malazgirt önlerine geldiğinde kalenin  Bizanslıların eline geçtiğini görünce savaş hazırlıklarına başladı. Romanos  Diogenes’e bir elçi yollayarak barış teklifinde bulundu. O yüzyılın en  kalabalık ordusunu toplamış olan İmparator, Sultan Alparslan’ın barış teklifini  reddetti.
Alparslan  Türklerin Turan diye anılan klasik savaş taktiğini uygulayarak ordusunu dörde  ayırdı. Bu taktiğe göre Selçuklu ordusu biri merkezde ikisi yanlarda, biride  merkezdeki birliklerin önünde olacak şekilde mevzilendi. Sultan Alparslan  Merkezdeki kuvvetin önündeki az sayıdaki birlikle birlikte saldırıya geçti. Bu  kuvvet kısa süren bir çatışmanın ardından yenilmiş görünerek geriye merkeze  doğru çekildi. Türklerin yenilgiye uğrayıp geri çekildikleri sanan Bizans  ordusu karşı saldırıya geçince sağ ve sol tarafta mevzilenmiş olan Selçuklu  kuvvetleri, Bizans ordusunun artlarına sarkarak kıskaç içine aldılar savaş kısa  sürede sona erdi. Bizans ordusu büyük kayıplar verdi. İmparator Romanos  Diogenes esir edildi. Sultan Alparslan Romanos Diogenes’le antlaşma yaptı ve  daha sonra onu serbest bıraktı.
Malazgirt  Savaşının sonuçları büyük oldu. Bu savaşla Anadolu’nun Türkleşmesi dönemi  başladı. Sultan Alparslan komutanlarından Anadolu içlerine seferler yapmalarını  istedi. Böylece Muş ve çevresi kesin olarak Türklerin hâkimiyeti altına girdi.
Muş ve  çevresi 1100 de Selçuklu hanedanlarından Melikşah’ın amcası Yakuti’nin oğlu  olan Kutbettin İsmail’in kölesi Sökmen El-Kutbi Ahlat’lıların daveti üzerine  Ahlat’a gelerek Van Gölü çevresinde Ahlatşahlar Beyliği’ni kurunca bu beyliğin  sınırları içerisine katıldı. Ahlatşahlar zamanında Muş, Malazgirt ve çevresi  tamamen Türkleşirken Muş’da doğunun kalkınmış ve zengin şehirleri arasında  yerini aldı. Muş ve çevresi Ahlatşahlar, Artuklular ve Eyyubilerin hâkimiyet  mücadeleleri sırasında birkaç defa el değiştirdi. 1191’de Eyyubi Meliki,  Malazgirt Kalesini kuşattı ve kaleyi mancınıklarda dövmeye başladı. Erzurum  Hükümdarı Saltuk’un kızı Mama Hatun, başında bulunduğu askeri kuvvetlerle  Ahlatşahların yardımına gelince kuşatma kaldırıldı. Muş ve çevresi, tekrar  Sökmenliler’in idaresine geçti. 1196’da Ahlatşahı Beg Timur’u öldürerek yerine  geçen kölesi ve damadı Aksungur, hükümdarın karısını ve oğlunu Muş Kalesine  hapsetti. Ahlatlılar Aksungurun ölümünden sonra Beg-Timur’un oğlu Muhammet’i  hapisten çıkararak 1197’de hükümdar ilan ettiler.
Ahlatşahlar’daki bu karışıklıklardan yararlanmak isteyen Suriye Eyyübileri’nden  Necmettin Eyyüb, Muş şehrini ele geçirince Ahlatşahlar’da Erzurum Meliki  Tuğrulşah’tan yardım istediler. Tuğrulşah, Eyyübileri Muş’tan çıkarıp  Ahlatşahlar’ın hükümdarı Balaban’i öldürerek bu ülkeye sahip olmak istediyse de  halk Tuğrulşaha ayaklandı. Tuğrulşah önce Malazgirt’e çekildi ve burada  da tutunamayarak Erzurum’a geri döndü. Muş ve  çevresi, Ahlatşahlar Devleti’nin 1207’de yıkılmasından sonra Necmettin  Eyyubi’nin eline geçti.
Necmettin Eyyübi Ahlat halkına kendisini kabul ettiremedi.  Ahlatşahlar ülkesi, Gürcüler’in baskınlarıyla  perişan edildi. Moğol tehlikesinden kaçan Celalettin Harzemşah Doğu Anadolu’ya  girdiği sırada Van, Ahlat,Erciş, Muş, Malazgirt ve Bitlis çevresi Suriye Eyyübileri’nin  kontrolü altında idi. Gürcüleri ezerek Ahlat’a gelen Harzemşah Celaleddin,  Ahlatı kuşattı ve o devirde Kutbet Al-Islam sıfatını taşıyan Ahlat’a girerek,  şehri üç gün boyunca yağmalattı. Bu arada Malazgirt ve Muş çevresi de bu  yağmadan kurtulamadı. Ahlatşahlar’ın bir kültür merkezi haline getirdiği belde  böylece, bir diğer Türk hükümdarı tarafından perişan edilmiş oldu. Harzemşah’ın  Islam Türk dünyasındaki yanlış politikası üzerine harekete geçen Anadolu  Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubat, 10 Ağustos 1230’da Yassıçemen’de  Harzemşah’ın ordusunu perişan etti. Harzemşah Celaleddin, kaçarken Dersim  Dağlarında öldürüldü. Muş ve çevresi Anadolu Selçuklu idaresi altına girdi.
Alaeddin Keykubat Iran üzerinden  gelen Moğol tehlikesine karşı topraklarını korumak için hazırlıklarda  bulunurken Moğollar’ın önünden kaçan Türkmenleri Malazgirt ve Muş çevresine  yerleştirerek bunlardan yararlanmayı düşündü. Malazgirt ve Muş Kalelerine  askerler yerleştirdi ve suları tamir ettirdi. Alaeddin Keykubat’ın ölümünden  sonra Anadolu Selçuklu Devletinde Alaeddinin yerini dolduracak değerli bir  devlet adamı çıkmayınca Moğollar hızla Doğu Anadolu’ya girdiler. 1243 Kösedağ  Savaşıyla Anadolu tamamen Moğollar’ın egemenliğine girdi. Muş ve çevresi de  Moğol tahribat ve katliamına uğradı.
Muş ve Malazgirt Moğollar’dan sonra Iran, Doğu Anadolu ve Irak havalisinde kurulan  İlhanlılar Devleti’nin idaresine geçti. Ne var ki, Doğu Anadolu, hiçbir zaman  Ahlatşahlar zamanındaki zenginliğine ve kültür yüksekliğine ulaşamadı.  Ilhanlılar’ın Iran’da yıkılmasından sonra Muş ve çevresindeki Türkmenler.  Bağdat’ta hüküm süren Celayirliler’in hanı Sultan Üveys (1356-1357) zamanında  katliama uğradılar. Bu esnada Bu esnada Doğu Anadolu’da Karakoyun ve Akkoyun  Türkmenleri hâkimiyet kurmak için mücadeleye başladılar. Doğu Anadolu’ya hâkim  olan Karakoyunlu’lar zamanında Muş, bu beyliğin sınırları içerisinde kaldı.
Bu arada  İran üzerinden batıya doğru ilerleyen Timur tehlikesi ortaya çıktı. Timur’un  önünden kaçan Türkmen boyları Karakoyun’lu topraklarına girince Karakoyunlu  hükümdarınca Muş, Bulanık Malazgirt ve Varto’nun dağlık kesimlerine  yerleştirildiler. Karakoyunlu hükümdarı Kara Yusuf, Timur’a karşı koyamayınca  Osmanlılara sığındı. Karakoyunlu topraklarına giren Timur girdiği her yerde  yaptığı gibi Muş ve Malazgirt’i de tahrip etti, halkı kılıçtan geçirdi. Evliya  Çelebi seyahatnamesinde Muş şehrinden bahsederken Timur’un Muş’ta yaptığı  tahribatın izlerinin hala mevcut olduğunu söyler.
Timur  Osmanlı Sultanı Yıldırım Beyazıt’ı l402 yılında Ankara savaşında mağlup edince Anadolu  tamamen Timur’un kontrolü altına geçti. Timur Çin seferine gitmek için  Anadolu’dan ayrıldıktan sonra Anadolu’da Osmanlı şehzadeleri arasında taht  kavgaları başladı. Doğu Anadolu’ya geri dönen Karakoyunlu Yusuf. Beyliğini  yeniden kurdu. Kara Yusuf’un ölümünden sonra Akkoyunlular Karakoyunluları  tehdit etmeye başladılar.
Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan ordusunu Muş Ovası’ nı doğudan çeviren  dağların gerisine gizleyerek Karakoyunlu hükümdarı Cihanşah ‘ı beklemeye  başladı. Pusudan habersiz ihtiyatsız hareket eden Cihanşah bir gece baskınında  ele geçirilip öldürüldü. Uzun Hasan böylece Karakoyunlu Devleti’nin çöküşüne  zemin hazırladı ve Doğu Anadolu’yu hâkimiyeti altına aldı.
Osmanlılarla komşu olan Akkoyunlu hükümdarı, bütün Anadolu’ya hâkim  olmak için Osmanlı Sultanı Fatih Sultan Mehmet’le 2 ağustos l473 ‘de  Otlukbeli’nde savaşa tutuştu. Uzun Hasan, bu savaşta yenilince ülkesi sarsıldı.  Uzun hasan,l478’de ölünce Akkoyunlular’da iç karışıklıklar baş gösterdi.  İran’da şeyh Seyfettin Erdebili neslinden şeyh Haydar’ın oğlu olan Şah İsmail,  İran ve Akkoyunluların toprakları üzerinde Safeviler Devleti’ni kurdu. Şah  İsmail’in annesi Alemşahbanu Uzun Hasan’ın kızıdır. Şii itikadını benimseyen Şah  İsmail, Doğu Anadolu ‘da sünni Türkmenlerin arasında katliama başladı.  Akkoyunlu Türkmenleri’yle Şah İsmail arasındaki mücadeleden en çok Doğu Anadolu  halkı acı çekti.
Muş ve  çevresi Ahlatşahlar yönetimindeyken tamamen Türkleşmiş ve Ahlatşahlar’ın imar  faaliyetleriyle de Doğu Anadolu’nun zengin yörelerinden biri haline gelmişti.  Marco Polo XIII  yy ortalarında Muş ve  Mardin’de pamuk baharat ve çeşitli kumaşların çok miktarda imal edildiğin  kaydeder Muş ve çevresi Moğolların ve Timur’un tahribatından bir hayli  etkilendi ve geriledi. Şehirleri terk eden Türkler köylere ve yaylalara doğru  çekilip çiftçiliği bırakarak hayvan beslemeye başladılar. Akkoyunlu Uzun Hasan  zamanında Uzun Hasanı ziyaret eden İtalyan elçisi Barbaro Muş’tan bahsederken  şehrin meskûn ve kalesinin müstahkem olduğundan söz eder.
YENİ ÇAĞDA MUŞ
Osmanlı  Sultanı II Beyazıt zamanında kuvvetlenen Şah İsmail Anadolu’da hâkimiyetinin  kurmaya çalışılırken aynı zamanda müritlerini de el altında Anadolu’nun çeşitli  yerlerine göndererek Osmanlılar aleyhine isyanlar çıkartmaya başladı. Şehzade  Yavuz Trabzon Valiliğinde bulunduğu yıllarda Şah İsmail’in durumu yakından  takip ederek tehlikenin farkına vardı. Babasıyla girdiği taht mücadelesinde  galip çıkıp Osmanlı tahtını ele geçirdiğinde ilk işi büyük bir orduyla Doğu  Anadolu’ya yürümek oldu. 23 Ağustos 1514’de Çaldıran’da Şah İsmail’i bozguna  uğrattı. Böylece Doğu Anadolu ve Tebriz Osmanlıların hâkimiyetine girdi.
Yavuz Sultan Selim Doğu Anadolu’da iken bu bölgedeki aşiretler İdris’i Bitlisi’nin önderliğinde Yavuz’un emrine  girdiler. Yavuz Sultan Selim Doğu Anadolu’yu İran’a karşı korumak için bu  aşiretleri birtakım derebeyliklere ayırarak onlara geniş imtiyazlar verdi bu  aşiretlerden İran’a karşı uç beyleri olarak yararlanmaya çalıştı.
Kanuni zamanında Safeviler Doğuya saldırıp Erzincan’a kadar olan yerleşim bölgelerinde  yağma ve katliama girişince Muş ve Malazgirt çevresi de tahrip oldu. Doğu  seferine çıkan Kanuni İran içlerine sefer yaptı ise de da Doğu Anadolu’daki  sınır çatışmaları Sultan IV Murat zamanında 1639 da yapılan Kasr’ı Şirin  antlaşmasına kadar devam etti.
Osmanlı Devletinin mülki taksimatında Muş ve çevresi bazen Van eyaletine bağlı sancak  merkezi bazen de eyaletin Bitlis Hanlığına bağlı bir nahiye oldu. Bitlis  hanlığının ortadan kalkmasından sonra Muş Erzurum eyaletine bağlı sancağın  merkezi olurken, Bitlis’te Muş’a bağlandı. 1700 yılları sonrasında Muş ve  çevresinde bir nevi babadan oğula geçen yerel paşalık vardı.
YAKIN ÇAĞDA MUŞ
Muşta yerel paşalık yapan Aleaddin paşa zamanında 1794’te İran şahı Doğu Anadolu’ya  girerek Muş ve Hınıs’ı yağmalattı. İran’lıların kışkırtmasıyla çıkan isyanları  bastırmak için harekete geçen Osmanlı Devleti yardımcı kuvvet olarak yerel  paşalardan asker toplarken Muş Beylerbeyi Aleaddin paşanın oğlu Emin paşadan da  yardım aldı ve isyancı aşiretler üzerine yürüdü. 1821 de Kaçar hanedanından  Fatih Ali Şahın veliahtı ve Iran şahı Abbas Mirza Doğu Anadolu’ya girerek Muş  ve çevresini yağmaladı.
1826’da Sultan II. Mahmut Yeniçeri Ocağını kaldırırken  Erzurum Eyaletinde Yeniçeri ağası olan Gürcü Osman Paşa, Muş Beylerbeyi Emin  paşa tarafından yakalanarak Varto’ya getirilip idam edildi. Bu esnada Doğu  Anadolu’daki yerel paşalar, nüfuslarını artırarak merkezi otoriteye karşı  ayaklanmaya başladılar. 1839’da ilan edilen Gülhane Hattı Hümayunu’ ile birlikte  yerel beyliklere son verilmeye başlandı. Muş’un Bağlar Köyü yakınındaki  Alaeddin Paşa oğullarının konağına hücum eden halk, konağı yağmaladı. Devlet  Muş’ta yerel paşalığa son vererek burayı Erzurum’a bağlı sancak merkezi haline  getirdi.
1889’da  II. Abdülhamit Doğu Anadolu’da sükûneti sağlamak ve doğudan gelecek Rus  tehlikesine karşı mahalli güçleri kullanmak için Hamidiye Alayları kurdurdu  Hamidiye alaylarının paşaları yöredeki aşiret ağalarından seçildi. Aşiret  ağalarının oğulları İstanbul’da açılan askeri okullarda eğitilerek Hamidiye  alaylarının başına getirildi. 1890’lı yıllardan itibaren Doğu Anadolu’da  Ermenilerin faaliyetleri başladı. Çeteler halinde hareket eden Ermeniler Muş,  Bulanık, Malazgirt ve Varto köylerinde katliama giriştiler. Hıristiyan ve  doğuda Rusların müttefikleri olmaları sebebiyle Ermeniler hem Avrupa âleminden  hem de Çarlık Rusya’sından yardım görerek komiteler kurmaya başladılar.  Dışarıdan Osmanlı Devletine baskı yaptırarak Doğu Anadolu’da bir Ermeni Devleti  kurmak için harekete geçtiler. Hamidiye alayları doğuya dışarıdan gelecek  tehlikelere karşı koymada yararlı olurken aşiret kavgalarında aynı başarıyı  gösteremediler. Muş, Malazgirt, Varto ve Bulanıkta aşiret kavgaları alevlendi  bazı Hamidiye alaylarının taraflı hareket etmesi üzerine yörede asayiş tamamen  bozuldu ve aşiretler arası çatışmalar yoğunlaştı.
XIX. yy’ın  sonları ve XX yy.ın ilk yıllarında Muş bölgesi harici teşviklerle körüklenen  Ermeni Taşnakları’nın ihtilal hareketine sahne oldu. 1894’de Sason ihtilalini  müteakip 1895 senesi içerisinde hükümetin kurduğu ve Erzurum’daki Fransa,  İngiltere ve Rus Konsoloslarının katıldığı bir heyet Muş’ta toplanarak isyanın sebeplerini  görüştü. 1901 senesinde Muş ovasında faaliyetlerde bulunan Ermeni çeteleri  köyleri yağmaladılar ve hükümet kuvvetleri ile çarpıştılar. 1905’teki Ermeni  baskınları Muş ve çevresine büyük zararlar verdi.
1.DÜNYA SAVAŞINDA MUŞ
1914’de 1. Dünya savaşlarında Osmanlı Ordusu’nun Kafkas seferi büyük hezimetle sonuçlandı. Rus orduları Doğu  Anadolu’yu işgal etmeğe başladı. 1915 yılında Ruslar Eleşkirt ve Pasinler  üzerinden Malazgirt’e doğru ilerlediler. Bundan cesaret alan Ermeniler Rus  işgalini kolaylaştırmak için Muş Varto ve Bulanık’ta Müslüman köylerine  baskınlar düzenlemeğe başladılar. Rusların desteklediği ermeni katliamlarından  korkan halk Elazığ ve Diyarbakır tarafına kaçmağa başladı. 1915 yılının Şubat  ayında Varto, 1916 yılında da Muş Rus ordusunun eline geçti. Rus ordusu  içerisinde gönüllü askerlik yapan Ermeniler asırlar boyu beraber yaşadıkları  Muş halkını katletmeğe başladılar. 1916 yılında Diyarbakır 16. Kolordu  Komutanlığına Çanakkale’de başarı kazanmış olan Mustafa Kemal Paşa atanınca buradaki  çatışmaların seyri değişti. Kısa zamanda toparlanmağa başlayan 2. Ordunun 16.  Kolordusuna ait 8 tümen Muş çevresinde toplanmış, gönüllülerle 3 Ağustosta  saldırıya geçti ve Kurtik dağları üzerinden Muş şehrine girdi. Rus birlikleri  kontrolleri altındaki köylerde katliam yaparak geri çekildiler. Ne var ki  Ruslar yeni birliklerin katılmasıyla yeniden saldırdılar ve Muş’a girdiler. Ama  Rus işgali fazla uzun sürmedi. Türk ordusu 1917 yılının bahar aylarında karşı  saldırıya geçerek 30 Nisan günü şehri Ruslardan geri almağa muvaffak oldu.
18  Ağustos 1917 de yapılan ateşkes antlaşmasına göre Ruslar Doğu Anadolu’dan  çekildiler. Ruslar çekilirken ordunun ağırlıklarını Ermenilere bırakarak onları  Türk’lere karşı harekete geçirmeğe çalıştılar.1. Dünya savaşının galipleri  Mondros Mütarekesi Wilson prensipleri ve Sevr antlaşmasında açıkça görüldüğü  gibi Doğuda Ermenilere devlet kurdurtmağa çalıştılar. Ermeniler de bu  toprakları ele geçirmek özellikle Wilson   prensiplerindeki maddeye göre bölgede çoğunluğu elde etmek için  katliamlara giriştiler. Muş ve çevresi de bu katliamlara maruz kaldı.
KURTULUŞ MÜCADELESİNDE MUŞ
Sevr  anlaşmasına dayanarak Doğuda devlet kurmak isteyen Ermeniler  teşkilatlandırdıkları komitelerle katliamlarına devam ederken, Anadolu’da işgal  edilmeye başlanmıştı. 19 Mayıs 1919’da Samsuna çıkan Mustafa Kemal Paşa Amasya  tamimini yayınladıktan sonra Erzurum’a geçti.   Bu sırada Doğu Anadolu halkı Ermeni katliamlarını durdurma ve Ermenilere  karşı mücadele kararı alırken civar vilayetlere dağılmış olan Muş halkı da  yeniden şehre dönmeye başladı. Ermenistan üzerinden Doğu Anadolu’ya giren  Ermeni orduları, Kazım Karabekir Paşa komutasındaki Türk ordusunca yenilgiye  uğratıldı. Gümrü Antlaşmasıyla da Doğu Anadolu işgal ve katliamlardan kurtuldu.
CUMHURİYET DÖNEMİNDE MUŞ
Cumhuriyetin  ilânından sonra yurtta kalkınma hamlesiyle birlikte önemli inkılâplar yapılmaya başlandı. Bu inkılâplara  tepki. Olarak Doğu Anadolu’ da Şeyh Sait İsyanı patlak verdi. Bu isyanı  destekleyenlerin başında Ha-midiye Alayları’nın komutanlığını ya­pan ve doğuda büyük nüfuzu olan Halit Paşa  da bulunuyordu. Halit Paşa’nın Osmanlı  Devleti’nin çöküşü sırasında kurulan zararlı cemiyetler­den Kürt Teali  cemiyetiyle yakından ilişkisi vardı.  Hamidiye Alayları’nın gücüne güvenen Halit Paşa, dışar­dan da destek göreceğini umarak isyan etmek için yöre halkından kuv­vet toplamaya  başladı.   T.B.M.M. Bit­lis Mebusu Yusuf Ziya Bey’le anlaştı. Kendisi  Doğu Anadolu’da ayaklanır­ken bir yandan da  isyanının amacını diğer Cemiyeti  Akvama duyurarak olayı  milletlerarası mesele haline ge­tirmeye  çalıştı. Halit Paşa bu maksat­la Varto’nun Kereç  Köyü’nde aşiret ağalarıyla yaptığı  toplantıda umduğu desteği bulamadı. Bunun üzerine kendisine katılmayan ağaları, Ankara Hükümeti’ne  isyan etmiş gibi göster­meye çalıştı.  Aşiretler üzerine yaptığı baskınlarla  Varto ve Bulanık çevre­sinde yağmalama hareketlerinde bu­lundu. Olayın aslı anlaşılınca Halit Bey  Erzurum’a davet edilerek orada Kolordu  Divanı Muhasebat Komisyon Reisliği vazifesiyle alıkondu ve miralay rütbesi verildi. Erzurum’da siyasi  faaliyetlerine de­vam eden Halit Paşa bu  sefer şeyh­lere yanaşmayı denedi. Türkiye Cumhuriyeti’nin çıkarmış olduğu ka­nunları İslam’ın aleyhine  göstererek Şeyh Sait’in desteğini aldı. Pasinler depremi sebebiyle Erzurum’a gelen Mustafa Kemal Atatürk, Halit  Bey’in faaliyetlerini öğrenerek  tutuklanması­nı emretti. Bitlis Cezaevi’nden Şeyh Sait’le haberleşen  Halit Bey, isyanın bastırma emrini verdi.  5.2.1925’de Doğu Anadolu’da büyük bir  isyan çıktı. Şeyh Sait’in kuvvetleri  dört kola ayrılarak Doğu Anadolu’ya yayılırken dördüncü kol Muş, Varto, Malazgirt ve Göynük çevresini işgal etmeye çalıştı. Varto’yu ele geçiren isyancılar Muş’a ilerledilerse de  Muş Vali Vekili Sırrı Bey, halktan topladığı yardımcı kuvvetlerle Murat Köprüsü  civarında Şeyh Sait’in isyancılarını mağlup etti ve isyancıların Varto’ya geri çekilme­sini sağladı. Bu olaylar esnasında Halit Bey ve Yusuf Ziya, Bitlis Cezaevinde idam edildi. Dört ayrı  yerdeki isyanın üçü bastırılınca Şeyh Sait Varto’ya gelerek Bulanık  üzerinden İran’a geçmeye çalıştı. Şeyh Sait’in önderliğinde Muş’a doğru tekrar iler­leyen isyancılar, Muş-Varto arasında­ki tarihi Abdurrahman Paşa  Köprüsü üzerinde askeri kuvvetlere teslim ol­mak  zorunda kaldı. Böylelikle Muş halkının desteklemediği, ama Var­to’ya büyük zararlar vermiş olan Şeyh Sait isyanı sona erdi.

ÖLÜME UÇAN KUŞ; “TOY”
Toy, nesli hızla tükenen bir kuş türüdür. Özellikle yasadışı avcılık nedeniyle toyun nesli tehdit altındadır. Ülkemizde yaşayan (500 birey) toy kuşu’nun 295 bireyi muş ovasındadır.
Toy (Otis tarda), nesli dünya ölçeğinde tehlike  altında bulunan ve ‘Hassas’ (Vulnerable) kategorisinde sınıflandırılmış  bir türdür (BirdLife International 2000). Tür aynca, Avrupa Birliği’nin ‘Yaban  Kuşları Direktifi’ (Wild Birds Directive) Ek 1; ‘Bern  Sözleşmesi’ Ek II; ‘Bonn Sözleşmesi1 Ek I ve ‘CITES’ Ek I  bölümlerinde yer almaktadır. BirdLife International’ın Avrupa ölçeğinde koruma  Önceliğine sahip türleri belirlemek için yaptığı çalışmaya göre toy, 1.  kategoride bulunmaktadır. Bu kategori kısaca SPEC1 olarak tanımlanmaktadır  (Tucker & Heath 1994).
BirdLife  International bünyesindeki bir çalışma grubu olan ‘Bozkır ve Çayırlık Kuşları  Grubu(Steppe and Grassland Birds Group) yaklaşık 20 yıldır  toy üzerinde çalışmalar gerçekleştirmektedir (EC 1996). Modernleşme  ile birlikte ilaç, makine ve sulama yöntemlerinin kullanıldığı yoğun tarım  faaliyetlerinin yaygınlaşması, aşın otlatma baskısı ve artan  insan yerleşimleri türün özellikle Avrupa’daki popülasyonlarının  azalmasına ve parçalanmasına neden olmaktadır.
Ülkemizde toyun uygun  yaşam alam olan doğal otlak ve açık alanların hızla bozulduğu ve yok olduğu düşünüldüğünde; koruma çalışmalar acil olarak başlamalı ve bu şekilde popülasyonlarının parçalanmasına ve yok  olmasına engel olunmalıdır. Avrupa Komisyonu Toy Koruma Eylem Planı’nın (EC 1996) Türkiye için önceliklerinden biri;  ülkemizdeki toy popülasyonlar hakkındaki bilgi boşluğunun  giderilmesi  için araştırmalar yapılması ve toy için önemli yaşam alanlarının  belirlenmesidir. Bu çerçevede toy,  Türkiye’de doğal çayır ve bozkır alanların uluslararası önemi hakkındaki  bilincin arttırılmasında bir ‘bayrak  tür’ olarak kullanılmalıdır.
Şu ana kadar Avrupa  eylem planında yer alan toy populasyonu araştırmasının tamamlanmasına yönelik bazı  çalışmalar yapılmışsa da, henüz tüm Türkiye taranmamışlar. 1998 yılında Türkiye  Doğal Hayatı Koruma Derneği’nin (DHKD) Konya Havzası’nda yürüttüğü bir  araştırma toyun yalnızca Tuz Gölü ve Çöl  Gölü civarında, düşük bir olasılıkla da Bor-Zengen Ovası’nda ürediğini ortaya  koymuştur (Eken & Magnin 2000).  Bu araştırmayı takiben DHKD ve Su Kuşları ve Sulakalanlar Uluslararası Çalışma  Grubu (International VVaterbird & Wetland Research- Working Group  WIW0), 2000 yılında, Tuz Gölü yakınlarında,  1998 yılında toyun kaydedildiği yerleri daha detaylı araştırmak amacıyla bir  proje gerçekleştirmiştir. Proje  sonucunda 4 kur yapma alanı ve 80 kadar üreyen birey saptanmıştır (Heunks et  al. 2001). DHKD gerçekleştirdiği  Güneydoğu Anadolu Biyolojik Çeşitlilik Projesi kapsamında da türün bu bölgedeki üreme dağılımı hakkında bilgi  toplamıştır. Toyun diğer yayılış alanları olan İç Ege, Göller Bölgesi, Sakarya Havzası, İç Kızılırmak Havzası,  Yukarı Fırat Havzası ve Doğu Anadolu konusunda ise 2002 yılına kadar bir araştırma yapılmamıştır.
Toy için uygun,  geniş yaşam alanları sunması ve bölgede doğa üzerindeki insan etkisinin  nispeten azlığı Doğu Anadolu Bölgesi’nin Türkiye’de en çok sayıda toy  barındıran bölgelerden biri olduğu fikrini desteklemektedir. Ayrıca, bu bölgeye ait gözlem  verilerinin Türkiye’nin diğer bölgelerine göre kısıtlı olması, türün ülke genelindeki durumunun saptanmasını engel olmaktadır.  Bu nedenlerden dolayı, DHKD, Türkiye’deki  kuş gözlem topluluklarının katılımlarıyla, 2002 yılında, Toy Koruma Projesi’ni gerçekleştirmiştir. Projenin ilk aşamasında  yapılan arazi çalışmasıyla Doğu Anadolu Bölgesi’nde üreyen toy sayısı ve dağılımının son durumu ortaya  çıkarılmıştır. Böylece toyun ülkemizde uzun vadede korunmasının sağlanması için bir altyapı  hazırlanmış ve ulusal eylem planının hazırlığı başlamıştır. Eldeki verilere göre, Sakarya Havzası, İç Kızılırmak  Havzası, Yukarı Fırat Havzası’nda da toyun büyük popülasyonlarının olma olasılığı vardır. Bundan sonraki araştırmalarda  bu bölgelere öncelik verilmelidir.
Ülkemizdeki otlak  ve açık alanların hızla doğallığını kaybetmesi nedeniyle  Türkiye’deki toy popülasyonlar parçalanma ve yok olma riskiyle karşı  karşıyadır (Heunks et al. 2001). Toyun en geniş üreme dönemi dağılımı Trakya, Güney Ege, Batı Akdeniz ve Karadeniz Bölgesi kıyı  şeridi hariç tüm bölgelerimizdeki deniz seviyesinden 1,800 metre (hatta bazen daha da çok) yüksekliğe kadar olan  neredeyse bütün düzlükleri içermekteyken, geçtiğimiz yüzyılın ortalarından sonra hem  üreme hem de kışlama dağılımının oldukça daralmış ve daha önce kullanılan birçok alanın terk edilmiştir. Toy popülasyonu birkaç alan hariç pek çok yerde doğal bozkırların bulunduğu alanlara doğru çekilmiştir.  Şu anda, Türkiye popülasyonunun biri İç Anadolu ve İç Akdeniz diğeri ise Doğu  Ve Güneydoğu Anadolu’da olmak üzere iki alt popülasyona bölünmüş olduğu düşünülmektedir (Kasparek 1989). İç Kızdırmak  Havzası ve Yukan Fırat Havzası’nda yapılacak olan araştırmalar bu iki popülasyon arasındaki bağı  ortaya koymak açısından büyük önem taşımaktadır.
Yaşam Alanı ve Biyolojisi
Toy, yaşam alanı  olarak doğal ve ikincil bozkır alanları, otlakları ve yoğun tanm yapılmayan  arazileri tercih eder. Alçak, düz ve açık araziler ile nehir  havzaları tür için çok uygundur. Ağaçlık ya da taşlı ve dik arazileri tercih  etmezler. Etraflarını rahatça görebilecekleri ve engelsiz olarak hareket  edebilecekleri bir araziye ihtiyaç duyarlar.  Tarih içerisinde toylar, önceleri doğal bozlar alanları yaşam alanı olarak kullanırken, insan etkisiyle yaratılan ve çok  çeşitli beslenme olanakları sunan tarım ve otlak arazilerini tercih etmeye başlamıştır.
Yuvalama alanları deniz seviyesiyle  3,000 metre arası yükseklikte olabilir, ülkemizdeki üreme alanları Marmara  Bölgesi’nde deniz seviyesindeki düzlüklerden Doğu Anadolu’da 2500 metredeki  platolara kadar varır (Kasparek 1989).  Çoğunlukla tahıl ekilen tarım alanlarında yuva yaparlar. Ayrıca yuvalama alanı çevresinde nadas veya boş araziler bulunması  yiyecek ve koruma sağlama açısından çok gereklidir. Başarılı üreme gerçekleşebilmesi için rahatsız  edilmemeleri çok önemli bir etkendir (BI 2000). Bununla birlikte, üreme  döneminde kur yapmak için önemli sayılarda belli alanlarda toplanmaları ve  tehditlere çok fazla açık olmalarından dolayı koruma çalışmaları bu dönemlerde  çok önem kazanmaktadır. Üremek için toplandıkları  alanların çok iyi korunması gerektiği böylece ortaya konulmaktadır.
Toylar fazla yağış  alan ya da çok kurak bölgelerden kaçınırlar. Kışın geniş nadasa bırakılmış  arazilerde, yonca ve kolza tarlalarında barınırlar. Soğuğa dayanıklı  olmakla beraber yerin karla örtülü olduğu zamanlarda daha sıcak  alanlara düzensiz küçük göçler yaparlar. Örneğin, Türkiye’deki toy popülasyonların  kış dağılımı büyük çoğunlukla, Ocak ayı ortalama sıcaklığının 0°C’nin alana  düşmeyen alanlarda sınırlı kaldığı görülmüştür (Kasparek 1989).
Toylarda eşeysel dimorfîzm görülür. Erişkin  erkek ve dişilerin görünüşleri birbirinden oldukça farklıdır. Erişkin erkekler dişilerin yaklaşık iki kati  büyüklüğünde olup, beyaz bıyıklan, çok kalın boyunları ve kızıl bir göğüs bandı şeklinde olan tüyleri vardır.  Erişkin erkek toylar üreme döneminde boyunlarını şişirip kuyruklarını yukarıya  doğru kaldırarak dolaşırlar. Erkek toyların tamamen erişkin hale gelmesi 5-6  yıl sürer. Dişiler için bu sure 3-4 senedir. Yavrular ise büyüklük ve görünüm  olarak dişilere benzer. Toy erkekleri  üreme döneminde ‘tek’ denilen gruplar oluşturur. Bu gruplarda erkekler bir  araya toplanır, Kabararak  birbirleriyle yansır ve dişileri etkilemeye çalışırlar. Kur davranışı sırasında  kabaran erkek toylar, kahverengi olan  tüylerini kabartıp ters çevirerek bembeyaz olurlar. Bu esnada başlarım içeriye çeker ve bıyıklarım yukarıya doğru dikerler.
Çiftleşme sonrası gruplar dağılır. Dişiler tek  başına, genellikle çiftleşme yerleri yakınlarında, yuva kurar. Yuvalar ekin  içinde, toprak üzerindedir. Genelde 2 yumurta bırakırlar, bu sayı 1-4 arasında  değişebilir. Kuluçka dönemi 25-27 gün sürer.  Dişi rahatsız edildiği takdirde yuvayı kolaylıkla terk eder (EC 1996). Çıkan yavrular gelecek kur dönemine dek anneyle  beraber kalırlar.
Göç Hareketleri
Bilinen Toy  popülasyonlarının çoğu yerleşiktir. Kötü kış şartlan dolayısıyla doğu  Avrupa’dan batıya doğru, Fransa ve Hollanda’ya kadar varan uzun  mesafeli yer değiştirmeler görülmüştür (EC 1996). Bu kısmi göçler genellikle  yiyecek açısından elverişsiz olan alanlardan kaynakların halen mevcut olduğu  bölgelere doğrudur. Ayrıca, bu göçler sırasında uygun olmayan yaşama koşullan  sebebiyle ölüm oranlan çok yüksek olduğundan üreme alanlarında sağlanacak  koruma önlemlerine ek olarak kışlama bölgelerinde de koruma sağlanmalıdır.
Türkiye Orta  Anadolu popülasyonlarının da yerleşik olduğu düşünülmekle beraber, kış  aylarında don görülen alanlardan kaçınarak üreme bölgelerinin dışına kısmi  göçler gerçekleştirdikleri bilinmekledir. Toyun ülkemizdeki kış dağılımının genellikle  Ocak ayı ortalama sıcaklığının 0°C’nin altına düşmeyen bölgelerle sınırlı olduğu görülmüştür. Doğu Anadolu’daki üreyen popülasyonların ise kış aylarında bölgeyi terk ettikleri görülmektedir.  Arazi çalışmalarımız sırasında bölgede yaşayan avcıların verdiği bilgilerden de  toyların karın düşmesiyle ayrıldıkları ve ancak Mart sonu-Nisan başında geri  geldikleri anlaşılmaktadır. Ayrıca, İç Anadolu popülasyonlarının da aşın soğuk  kış aylarında güneye doğru indikleri haritalanan kayıtlardan görülmektedir.
Soğuk hava, don ve  kar örtüsüne bağlı bu bölgesel göçler dışında, düzenli göç hareketi Rusya ve Orta Asya  popülasyonlarında görülmektedir (EC 1996). Bu göçmenler, kışı güney Ukrayna  (göç geçişinde ve kışın 8,000-10,000 toy  görülmektedir) ve üreme bölgelerinin güneydoğusunda; Suriye’den kuzey Irak’a,  doğuda İran’a kadar olan bölgede, Güneydoğu Rusya’da ve Orta Asya’da, özellikle  Tacikistan’da geçirmektedirler  (Cramp & Simmons 1980).
Ülkemizdeki toy göç  hareketleri çok az bilinmekle beraber bu seneki arazi çalışmamız sırasında edindiğimiz  bilgiler ve eski verilerin değerlendirilmesi Doğu ve Güneydoğu Anadolu  Bölgelerinin düzenli göçmen toylar açısından büyük önem taşıdığım  gösterdi (Şekil 2, 3). Özellikle sonbahar göçü sırasında Toylar kuzeyden gelerek  Murat-Fırat vadisi boyunca geçit yapıyor ve Suriye, İran, frak üçgeni içindeki  kışlama alanlarına varıyorlar. Ülkemizden geçişleri sırasında dinlendikleri  düzlüklerde gruplar halinde büyük sayılarda  gözleniyorlar. Örneğin, Ceylanpınar Tarım İşletmesi arazisinin kışın ve  sonbaharda önemli miktarlarda  (800-1,000) toy barındırdığı rapor edilmektedir (Kasparek 1989). Sonbahar göçü  sırasında büyük gruplar halinde görülen göçmen toyların yüksek sayılarda  avlanması ülkemiz dışındaki toy  popülasyonlarını da etkileyeceğinden bu konuda Önlemler alınmalıdır.
Tehditler ve Yasal Düzenlemeler
Türe  karşı en büyük tehdit uygun yaşam alanlarının yok olmasıdır, Bozkır alanların  sürülmesi, yoğun otlatma, ağaçlandırma,  sulama ve yol çalışmalarının artması, arazi etrafına çit ve hendekler yapılması  uygun yaşama ve üreme alanlarının daralmasına ve bölünmesine yol açmaktadır.  Ayrıca, ekilen ürün çeşidi ve miktarlarının değiştirilmesi ya da  tarımsal tekniklerde yapılan değişiklikler türü olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Arazilerin özelleştirilmesi  sonucunda tarım faaliyetlerinin yoğunlaşması çok önemli bir potansiyel  tehdittir. Yoğun tarımın yaygınlaşmasıyla artan makine, kimyasal ilaç ve gübre  kullanımı üreme başarısını  düşürmektedir. İhsan baskısının artması da tehditler arasındadır. Özellikle kur  gruplarının oluştuğu alanlarda  rahatsız edilmeleri üreme başarısını düşürmektedir. Büyük ve manevra kabiliyeti  az olan bir kuş olduğundan elektrik  telleri ile çarpışmalar sonucunda yaralanma ve ölümler olmaktadır. Türün  yasadışı avlanması halen sürmekte olan Önemli bir tehdittir (EC 1996, BI2000).
Ülkemizdeki  önemli tehdit unsurları; aşın otlatma ve sulama/drenaj projeleri sonucu üreme  alanlarının zarar görmesi, insan baskısı sonucu  uygun yaşam alanlarının azalması, yasadışı avcılık, tarım faaliyetlerinin  yoğunlaşması, besin azlığı, kimyasal kullanımı, elektrik telleri ile olan  çarpışmalar olarak sıralanabilir (EC 1996,  Heunks et al. 2001).
Tür  Avusturya, Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti, Almanya, Macaristan, Portekiz,  Romanya, Rusya, Slovakya, İspanya, Türkiye  ve Ukrayna’da yasal olarak koruma altında olup, ülkelerin ulusal kırmızı üstelerinde sınıflandırılmıştır. Avlanması tüm yıl boyunca  yasaktır ve çeşitli cezalara tabidir. Ayrıca, tarımsal alanların ve toy yaşam  alanlarının yönetim planı uygulamalarıyla türün popülasyonlarının korunmasına çalışılmaktadır. Koruma alanları ayrılması ve  üretme çabalan da koruma faaliyetleri arasındadır.
Ülkemizde tür, Nesli  Tehlike Altındaki Türler Kırmızı Listesi taslağında ‘Nadir’ olarak  sınıflandırılmış ve avlanması 1977’den bu yana yasaklanmıştır. Ayrıca, Milli  Parklar ve Av-Yaban Hayatı Genel Müdürlüğü tarafından  1993 yılında Kütahya-Altıntaş Ovası’nda 20,000 dönümlük alan Toy Koruma Alanı  ilan edilmiştir (EC 1996).

Halk Oyunları

Milli kültürün ayrılmaz bir parçası olan Muş Folkloru yöre insanının iç dünyasını,  neşesini, yaşantısını, üzüntüsünü, geleneklerini, tabiat olayları karşısındaki tavırlarını geçmişten günümüze günümüzden geleceğe taşır.
Muş ve çevresindeki mahalli oyunlar geleneklerin yaşama tarzının bir parçasıdır. Bu oyunlarda Doğu Anadolu Bölgesinin özellileri görülür.
Muş’un başlıca mahalli oyunları; Aşırme, Ağırbar, Keçiki, Ayşoki, Koçeri, Zeyno,  Botani, Dendikbade, Gerandi, Yalkuşta ve Mendo gibi oyunlardır.
Aşırme: Anlam olarak “ayırma”‘dan gelen bu oyun genellikle oyunlara başlama özelliği taşır. Kılına oyun tü­rüne girer. Oyuncular serçe parma­klarını birbirlerine bağlar, düz, yarım daireler oluşturarak oyunu sürdürür­ler. İleriye doğru çekilerek, sol ayak dizden kıvrılıp yukarıya kaldırılır. Bu figür oyun süresince tekrarlanır ve bitiş sırasında bütün oyuncular düz bir hatta öne doğru seke sek yürüyüş biçiminde ilerler ve oyun hep bir ağızdan Tey” denilerek bitirilir.
Ağır Bar: Kılına oyunların diğeri ise ağır bar’dır. Genellikle kına gece­lerinde damat oynatılırken oynanır.  Parmaklar tutularak oyuna sağ aya­kla başlanır ve ileriye doğru üç adım atılarak sol ayak ileri vurularak ilerle­nir ve aynı şekilde geri dönülür. Oyun bu figürlerle sürer. Oyun, ileri çıkışlardan birinde sol ayağın öne vuruluşu sırasında biter.
Keçiki: Genellikle düğünlerde oyna­nan keçiki kılına oyun türüdür. Mer­kez ilçe dışında daha yaygın oyna­nan bu oyun çok hareketlidir. Parmaklar tutuşturularak oyuna, sağ ayakla başlanır ve üç adım ilerlenir, sekerek ayak değiştirilir. Sol ayak bir kez öne vurulur, tekrar ayak değiştirilip sağ ayak kaldırılarak sabit kalan sol ayak çevresinde üç noktada ayakucu ile yere vurularak sol ayağın yanına bitiştirilir.
Ayşoki: Kılına oyun türündedir. Ke­çiki oyununa benzer. Oyuna, sağ ayakla sağa yaylanılarak başlanır. Aynı anda ellerle yaylanış istikame­tinde yuvarlak daireler çizilir, sağ ayak sol tarafa geçirilir, iki adım atılır ve sekerek ayak değiştirilir. Aynı figür sol ayakla ters tarafa doğru yapılır. Oyun sol ayak öne vurularak bitirilir.
Koçeri: Omuzlar bitiştirilerek eller arkada kenetlenir. Ayaklar hazır ol duruşunda dizlerden kırılarak yerli yerinde üç kez hafif, bir kez de tam kırılır. Bu figür belirli sayıda tekrarlandıktan sonra sağ ayakla bir adım öne çıkılır ve sol ayakla yere aynı noktaya üç kez vurulup sağ ayağın yanına getirildiği sırada sağ ayakla tekrar öne bir adım çıkılır. Bu figür üç kez tekrar edilir. Geri çıkış, sol ayağın ge­riye bir adım atılışı ile başlar ve üç adım sürer. Bu oyun, Merkez ilçe ve yakın çevresinde genellikle düğün­lerde oynanır.
Zeyno: El parmaklarının tümü geç­meli olarak birbirine kenetlenir. Kol­lar, dirsekten doksan derece öne doğru çıkarılır. Ayaklar birleşik olarak diz kapağından belirli sayıda kırılır,  ayaklar ve kesilecek şekilde sıçranır. Öne eğilip sağ ayak üzerinde sabit durularak sol ayağın ucu ile arkaya üç kez vurulur. Daha sonra doğrula­rak sol ayak tabanı ile üç kez de öne vurulur, sağ ayak üzerinde bir kez silkindikten sonra sol ve sağ olmak üzere ayaklar üzerinde üç kez ileriye doğru çıkılır. Üç adımın bittiği yerde sol ayak ile tekrar üç kez öne vurulur. Sol ayak ileriye doğru sallanarak geriye doğru, aynı şekilde, bu kez sek­meden geri çıkılır. Oyun bu şekilde sürer.
Botani: Kenetli oyunlardandır. Oyu­na başlarken, kollar düz olarak arka­dan,  parmaklardan kenetlenir. Sol ayak önde, üç kez öne hafif olarak yaylanılır, iki ayak dizlerden bir kez tam kırılır. İki kez daha yaylanılır.  Vücudun ağırlığı sol ayak üzerine verilerek, öne doğru meyledilir. Arkadaki sağ ayak öndeki sol ayağı geçecek kadar sallanır ve tekrar geri çekilirken dizden kırılarak yere değecek şekilde bükülür, vücut tekrar doğrultulur. Bü­tün bu hareketler yapılırken sol ayak önde hareketsiz tutulur. Bu oyun, Merkez ilçe ve yöresinde, düğünlerde oynanır.
Dendikbade: Kollar yana açılarak dirseği geçecek şekilde kenetlenir. Sağ ayak öne sallanır, aynı ayakla yana ve sağa doğru üç adım atılır. Aynı figür, sol ayakla yapılır. Bu figürler, bir kaç kez tekrarlandıktan sonra oyun hızlanır. Sağ ve sol ayak üzerinde birer kez sağa ve sola ayak atı­lır, oyun bu şekilde sürdürülür.
Gerandi: Askeri dizilişte eller belde, sağ ayakla öne doğru adımlanır. Üç adım sonunda, sol ayak silki-lerek öne vurulur, eller belden çözü­lerek ayak ve el aynı anda çırpılır. Oyun bir süre böyle sürer.  Dizilişte tek ve çift sayılı oyuncular, komutla birbirlerinden ayrılarak karşı karşıya gelirler. Oyunun başındaki figürler bu konumda da tekrarlanır. Her oyuncu karşısındaki oyuncunun eline çift elle aynı anda vurur. Bu figür de birkaç kez tekrarlandıktan sonra oyuncular tekrar bir dizi şeklinde birleşir. Bu oyun, daha çok köylerde oynanır.
Yalkuşta: Genellikle dört kişi ile oynanır. Oyun iki aile arasındaki kavgayı temsil eder. Bu oyunda, tek sıra halinde ileriye doğru gidilirken sol ayağın ileri her atılışında eller çırpılır. Oyuncular,  birbirinden ayrılarak ikişerli, karşı karşıya gelirler. Gerardi oyununda olduğu gibi eller yerde çır­pılır ve karşıdaki oyuncunun önüne kadar gidilip dönülür. Birbirlerini kovalarcasına süren bir gidiş dö­nüşlerde sıra ile, duran oyuncular gelenleri, tek ellerini havaya kaldırarak beklerler. Karşı sıradaki oyuncular, sol ayaklarını ileri atıp sağ ayaklarını yerden sürükleyerek sol ayaklarının yanına getirirler. Bu figür üç kez te­krarlanır. Geriye doğru yaylanmanın sağladığı güçle karşıdaki oyuncuların ellerine vurulur. Daha sonra roller değiştirilir ve oyun aynı figürler sürer.
Mendo: Muş ve çevresinde kadın­lar genellikle kol oyunları oynarlar. Bunun yanı sıra erkeklerin oynadıktan oyunların nispeten kolay figürlü olan­larını da oynarlar. Koçeri oyununa benzeyen “Men do” oyunu, kadınların düğünlerde sıkça oynadığı bir oyun­dur. Bu oyunda kollar belden arkada bağlanır.

FİRMA HAKKINDA YORUM YAP

FİRMA HAKKINDA YAPILAN YORUMLAR

Hiç yorum yapılmamış.